felyud.sitemynet.com
Herakleitos, "Kendimi araştırdım."

Y.Uğur Durmaz/Felsefe/Fethiye Anadolu Lisesi
Kişisel Sayfam
Resimler
Bağlantılar

Y.Uğur Durmaz/Felsefe/Fethiye Anadolu Lisesi


Akla uygun bilme etkinliği

Atatürk, kitap okuyor.

''Manevi Mirasım Akıl ve Bilimdir!''
''Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.''

Mustafa Kemal

Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in sorusuna Mustafa Kemal'in Yanıtı. Kaynak: İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeoloji, İÜ Yayınları.







Felsefe akla uygun bilme etkinliğidir.

Günümüzden iki bin beş yüz yıl önce duyu bilgisi akıl bilgisi ayrımı, felsefe bilgisinin de özelliğine uygun olarak bizim topraklarımızda dile getirildi.

DOĞRU BİLGİ
Sorunlarının yeri, önemi, amacı, işlenişi yönünden ayrılıklar gösteren çeşitli felsefelerin varolduğu bir gerçektir. Bir bakıma filozofun felsefe anlayışına dayanır bu ayrılıklar: felsefe anlayışları ise çeşit çeşittir. Onun için bu sorunlardan herbirine, yolaçtığı araştırmalarla birlikte felsefenin dikkate değer bir parçası gözüyle bakmak gerekir. İşte bilginin ayracı sorunu böyle bir sorundur. Bilimin, bilmenin hangi türünden sayılırsa sayılsın bilgiyi bilgi yapan nitelik, ya da nitelikler; bilgideki (bilgice) güvenilirliği sağlayan öğe, ya da öğeler; neyin neden bilgi olduğunu, neyin neden bilgi olmadığını belirleyen tutamak, ya da tutamaklar; bilginin doğrusunu yanlışından ayıran ölçek, ya da ölçekler – başkalarına uzanmaya ne gerek, bütün bunlar, eskiden beri, bilginin ayracı denen sorunun değişik anlatımları durumundadır. Demek oluyor ki bilgi-ayracı, felsefenin, özellikle de bilgi-felsefesinin ya da epistemolojinin ortak kavramlarından biridir. Ancak bu kavrama sağlanacak belirginlik, tek bir noktayı aydınlatmakla kalmayıp ilgiçekici bir düşünme ve tartışma alanına da boyluboyunca yayılacaktır.

Felsefede eskidenberi önerilmiş olan bilgi-ayraçları sayıca hiç de az değil. Çeşit çeşit adlara bürünseler de bunları başlıca iki öbekte toplayabiliriz: ayraçların bir bölümüne kuramsal, öbürüne de eylemsel araçlar diyebiliriz. Kabaca belirtildikte; kuramsal ayraçlar salt düşünsel mantıksal ayraçlardır; zihnin, aklın, (sözün en geniş anlamıyla) dilin sınırları içinde ortaya çıkarlar. Eylemsel ayraçlarsa, tet tek deneyleri işe karıştırırlar; toplumsal, tarihsel yapıp etmeleri gerektirirler.

Ayrıntıları biryana bırakıp genellikle belirlendikte: kuramsal diye niteleyebileceğimiz ayraçlar uyarınca, doğruluk yanlışlık tektek inanışlara, önermelere, ya da inanış ve önerme düzenlerine içkin özelliklerdir. Buna göre, bilgi vermek amacıyla sunulan dilsel bir bağlamın doğru mu yanlış mı olduğunu saptamak için yalnızca o bağlamın kendisine yönelmek yeterlidir. Sözü edilen bağlamın hiçbir zaman ötesine geçmeden, kimi bir çırpıda kimi de belirli oylumlu bir inceleme süreciyle, doğruluk yanlışlık birbirinden ayıklanabilir.

Böylesine içkin ayraçların en yaygın olanlarından biri, epistemologların apaçıklık, sezgi, kendinden-açıklık adları altında ötedenberi büyük bir saygıyla yöneldiği ayraçtır. Adlandırmaların da anlattığı üzere, bu ayraç, bilginin, doğruysa doğruluğunu, yanlışsa yanlışlığını, hiçbir aracı gerektirmeksizin düpedüz “göstermesi” demektir. Öyle ki kişi, bir bilgi doğruysa bu doğruluğu hemen kavramamazlık edemez. Doğruluk yanlışlık yönünden bilginin ne durumda olduğunu sallantısızca, kesinlikle sonuçlandıran bir ayraç olma savındadır bu. Özellikle epistemoloji bakımından “idealist”, “rationalist” diye tanınan filozoflardan pekçoğunun dört elle sarıldığı bir ayraç olduğunu söyleyebiliriz bunun. Descartes, Spinoza, Leibniz, Husserl… apaçıklık ayracının önem ve değerinde birleşen düşünürlerdir.

Gelgelelim eleştirsel bir gözle ele aldığımızda bu ayraç, ne övüldüğü kadar kesin, ne de sanıldığı gibi biriciktir. Kesin değildir, çünkü aynı bilginin çeşitli kişilerce başka başka sezgilendiği olağan birşeydir. Hep aynı bilgiyi, salt o bilgide kalarak, birinin kuşkusuzca doğru diye benimsemesine karşılık, başka biri, apaçıklık adına, yanlış diye damgalayabilir. Bu arada hep aynı insan, birbirinden değişik düşünme durumlarında, bir bilgiyi kimi doğru kimi yanlış diye yorumlayabilir. Apaçıklık ayracı biricik de değildir, çünkü doğruluğu yanlışlığı belirlemek için önerme çerçevesinin dışına, önermelerin kendilerine ilişkin bilgi vermek dileğiyle ortaya çıktığı dil-ötesi nesne ve olaylara, evrene başvurmaya iteleyen bilgi türlerinin varolduğu da örtbas edilemez bir gerçektir.

Kuramsal içkin bir ayraç niteliğine bürünen, ama sezgisel apaçıklık gibi başarısını bir çırpıda ortaya koymayan bir ayraç çeşiti daha vardır ki, ona da tümcü-yapısal ayraç diyebiliriz. Eninde sonunda mantıksal özlü tek tek apaçıklıklardan kurulduğu öne sürülse bile, doğruluğu yanlışlığı, çok kez uzun mantıksal işlemlerden sonra saptar tümcü-yapısal ayraç… Başarısı, en az iki, genellikle de birçok önerme arasındaki ilişkinin onaylanıp onaylanmadığını saptamaktır.

Açıkça anlaşılıyor ki,.. kuramsal içkin ayraç öğretisinin tümcü-yapısal çeşiti, bazı gedikleri de birlikte getirmekte. Şöyle ki, ister salt bir öğenin göreli öğeleri isterse de doğru olmak bakımından birbirine eşit değer tanınan birçok doğruların birbirine kenetlenmesi diye yorumlansın, önermeler, benimsenen mantık ve akıl sistemi uyarınca ya doğru ya yanlış sayılacaktır. Buysa, ayracın güvenilirliği yönünden, son derece tedirgin edici bir skınca doğurur.

Böylece genellikle kuramsal bilgi-ayraçlarına bağlanan umut azalmakta; dolayısıyla, böylesi ayraçların tekbaşına sökmeyeceği anlaşılmakta; giderek başka, bambaşka türden bütünleyici ayraçlara yönelmeye hak kazandırmaktadır. Gerçekten de ‘bilmek’ özel bir ilişkinin adıdır; bilen (kişi) ile bilinen (varlık), insan bilinci ile çevrildiği nesne, daha kısa dendikte, süje ile obje birbirine bağlanır bu ilişkide; bu ilişkinin ürünüdür bilgi. Buna göre, obje, mantık ve matematikte olduğu gibi, bilincin düpedüz bir yaratısı ise doğruluğun salt kuramsal bir ayraçla saptanmasından daha olağan bir tutum yoktur. Gelgelelim, bilen kişi bilinci dışındaki şeylere, genellikle dışdünya adı verilen nesnelere, olaylara, süreçlere yöneldiğinde, doğruluğun, bilince içkin kuramsal bir ayraçla yetinmesi kadar sakıncalı tutum olamaz. Çünkü böyle bir ayraç obje’nin kendisini hesaba katmadığı için, süje’nin kendi kendisini aldatmasıyla sonuçlanabilir.

*Nermi UYGUR, Kuram-Eylem Bağlamı. Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995.
Açıklama: epistemoloji: bilgi felsefesi; belitildikte, dendikte: belitildiğinde, dendiğinde; içkin: içinde kalarak, içinde olarak, immanent, mündemiç; apaçıklık, kendinden açıklık, sezgi: kuşkuya yer olmaksızın aydınlık biçimde görme veya bir bağlantıyı dolaysız kavrama; idealist, rationalist: düşünceyi gerçek sayıp öne çıkaran, akılcı veya usçu; salt: sadece
Kimi sözcüklerin yazımı konusunda yazarın metnine sadık kalınmıştır.





DÜŞÜNME
Bilimimizin en büyük başarılarını –gözlemden de çok- düşünmeye borçluyuz. Dünyanın çehresini, yaşamımızı değiştirmektedir. Bu düşünme üzerine düşünmek kuşkusuz yararlı olur. Düşünme neyin nesidir? Onunla bir şeyi bilmemiz nasıl olanaklıdır? Nasıl oluşur, bilimsel araştırmada hangi yolu izler? Son olarak da en önemli soru: Değeri nedir? Ona güvenebilir miyiz, ürünlerine inanabilir miyiz, kendimizi bilimsel düşünmenin kılavuzluğuna bırakabilir miyiz?

Önce: Düşünme nedir? Çok genel olarak, tasarımlarımızdaki, kavramlarımızdaki… her devinime düşünme denir. Örneğin, biri bana “Ne düşünüyorsun?” diye soruyor, ben de “Baba evimi düşünüyorum” diye yanıtlıyorum. Ama bu demektir ki, bilincimde resimler, anılar ve benzeri şeyler bir biçimde canlanıyor, birbirini izliyor. Öyleyse, düşünmenin en genel tanımı şudur: tasarımların ve kavramların devinimi.

Ancak, bilimsel düşünme herhangi bir düşünme değildir. Ciddi bir düşünmedir. Bununla da ilkin düşünmenin düzene sokulmuş olduğunu, ciddi düşünen bir insanın kavramlarını ve tasarımlarını özgür bırakmadığını, tersine onları kendi hedefine götürmeye zorladığını söylemek istiyoruz. İkincileyin, buradaki hedefin bilmek olduğunu söylemek istiyoruz. Bilimsel, ciddi düşünme, düzene sokulmuş, bilgiye yöneltilmiş bir düşünmedir.

Peki böyle bir düşünme bizi nasıl bilgiye götürebilir? Denebilir ki, bilmek istediğimiz nesne ya buradadır, verilmiştir; onu görmek için düşünme gerekmez, gözleri açmak veya dikkati ona yöneltmek yeter; ya da burada değildir, verilmemiştir; bu durumda –en azından öyle görünüyor- düşünme onu yakınlaştırmaz.

Ancak durum başkadır. Düşünmenin iki durumda da yararlı, çoğu kez baskın bir rol oynayabileceğini görmek için bu konudaki kendi deneyimimize başvurmamız yeter.
…

...Daha önce söylendiği gibi, ancak iki olanaklı durum var: nesne ya verilmiştir ya verilmemiş. Verilmişse, kolayca görülmesi ve betimlenmesi gerekir; ama verilmemişse, o zaman onun hakkında deneyim edinmek –yani çıkarsamak- için tek bir olanağımız var. Bilgi için üçüncü bir yol yok. Elbette bir şeye inanılabilir, ama inanç bilgi değildir; bilgi ancak verilmişi gözleyerek ya da çıkarsayarak ortaya çıkar.

Peki çıkarsama nasıl oluyor? Her zaman ve istisnasız, varsayım olarak iki şey var elimizde: bir yanda ifadeler, önermeler denen, önceden doğru diye bilinen ya da bir biçimde onaylanan belirli öncüller; bir yanda da kendisine göre çıkarımda bulunduğumuz belirli bir kural. Örneğin sokağın ıslak olduğu sonucuna varmak için şu öncüllere dayanabilirim: “Yağmur yağarsa, sokaklar ıslanır” ve “Yağmur yağıyor”. Bunun için mantıkçıların modus ponens dedikleri kuralı da bilmem gerekir; bu kural aşağı yukarı şöyledir: Elimizde koşullu bir önerme –“ise”li bir önerme- varsa ve bunun ön-bileşeni oluyorsa, art-bileşeni de bilinebilir. Eski Stoacılar bu kuralı şöyle dile getirmişlerdir: İlki olursa ikincisi de olur, ilki oluyor; öyleyse ikincisi de olur.

Bilimde düşüncenin yürüyüşü hiç de burada betimlendiği kadar yalın değildir elbette. Tam tersine. İnsanlar şaşmaz olmayan sonuçlarını güçlendirmek için bir sürü çok incelmiş yöntem bulmuşlardır. Ama bunlar tüm doğa biliminin şaşmaz olmayan kurallara göre ilerlediği olgusunu ancak pek az değiştirir. Demek ki doğabilimsel kuramlar hiç de kesin doğrular değildir. Bu bakıma, bilimin ulaşabildiği ve gerçekte ulaştığı her şey olasıdır.

Bilimin büyük başarıları karşısında bütün bu kuşkuların temelsiz görüneceğinin bilincindeyim elbette. Ama söyleyin bana lütfen, güneşin yarın doğacağını kabul etmek için ne gerekçeniz var? Şimdiye dek hep öyle oldu diyeceksiniz. Ama bu yeterli bir gerekçe değil. Doğa yasalarının tekbiçimli olduğu söylenirse, o zaman bunu nereden bildiğimizi sorarım. Tıpkı güneş durumunda olduğu gibi, şimdiye dek doğa yasalarının tekbiçimli olduğunu gözledik yalnızca, değil mi? Ama bundan yarın yine tekbiçimli olacağı sonucu çıkmaz.

Bu irdelemeler bizi açıkça bilime karşı bir tutuma götürüyor. Bu tutumun temel önermeleri aşağıdaki biçimde dile getirilebilir belki:
İlkin: Bilim son derce yararlıdır. İkincileyin: Bilim bize yalnızca olası ifadeler sunar. Üçüncüleyin, bilim ile herhangi bir başka insani yetke arasında çatışma doğarsa, düşünen insanın bilimden yana ve ötekine karşı tutum takınması gerektiği sonucu çıkar. Dördüncüleyin: Bilim şaşmaz değildir ve onun ileri sürdüğünden başka bir şeyle apaçık bir biçimde karşılaştığımızda, bilimsel kuramlar karşısında apaçıklıktan yana çıkabiliriz ve çıkmamız gerekir. Beşincileyin, bilim ancak kendi alanında yetkilidir. Yetki sınırını aşmanın göze çarpan klasik bir örneği, bir sürü bedeni kesip biçtiği ve bunlarda bilinç bulamadığı için, bilinç diye bir şey olmadığını söyleyen bilgin bir hekimin iddiasıdır. Burada saçma olan, bu hekimin bilimin kendine özgü yöntemi sayesinde bedenin araştırılmasıyla sınırlı olması, bilincinse kesinlikle beden olmaması bunu yanı sıra, bilgin hekimin kesip biçtiği bedenlerin de ölü olmasıdır. Bu örneğe biraz daha yakından bakarsak şunu görürüz: Saygıdeğer hekimin böyle bir iddiada bulunmak için hiçbir gerekçesi yoktu. İddiasını meşrulaştırmak için, yalnız bedenin olduğunu varsayması gerekiyordu. Ama bu doğa bilimi değildir, cerrahlık değildir, kötü de olsa, saf felsefedir.

...Olup biten, insanların bilimsel bilgideki büyük boşluğu, sonunda bilim diye ilan ettikleri kendi özel felsefeleriyle, çoğu kez kaba, safdil, yanlış felsefeleriyle doldurmak istemeleridir. Elbette bunu yalnızca kimi bilim adamı değil, bir sürü başka insan da yapar. Ama bilimin öyle büyük bir yetkesi vardır ki, bilimin temsilcileri yetkilerini aşıp felsefe yapmaya giriştiklerinde, bu bakımdan en tehlikelisi olurlar.

Ayrıca, filozoflar uçak ve atom bombası üretimine yardımcı olmadıkları halde, toplum filozofları barındırmak gibi bir lükse izin veriyorsa, belki de bunu hoş bir anlamı vardır. Çünkü felsefe ve yalnızca o bizi bilimin varsayılan yetkesi altındaki yanlış bir düşünceden gelecek çılgınlığa karşı uyarabilir. Felsefenin en önemli işlevlerinden biri, ululamaya ve saçmalamaya karşı ciddi düşünceyi savunmaktan başka bir şey değildir.

*Felsefece Düşünmenin Yolları, J.M.Bochenski, çev: K.Dinçer, Bilim ve Sanat Yay
Açıklama: devinim: hareket; modus ponens: klasik mantıkta dokuz adet basit çıkarım kalıbından biri; öncül: çıkarımda kendisinden sonuç çıkardığımız önerme/önermeler, premiss; Stoa felsefesi: aklın egemenliğini, doğaya uygun yaşamayı, ruhun sarsılmazlığını sanunan felsefe





GÖRELİLİK VE UZAY SORUNU
NEWTON fiziğinin ırasalı özdeğin yanı sıra uzay ve zamana da bağımsız olgusal varoluş yüklemek zorunda olmasıdır. Çünkü NEWTON’un devim yasasında ivme kavramı ortaya çıkar. Ama bu kuramda ivme ancak ‘‘uzaya karşı ivmelenme’’ demek olabilir. NEWTON uzayı öyleyse ‘‘dinginlikte’’ olarak, ya da en azından ‘‘ivmesiz’’ olarak düşünülmelidir, öyle ki devim yasasında ortaya çıkan ivme anlamlı bir büyüklük olarak görülebilsin. Durum zaman için de andırımlıdır, çünkü o da benzer olarak ivme kavramında kendini gösterir. NEWTON’un kendisi ve en eleştirel çağdaşları uzayın devim durumuna olduğu gibi kendisine de fiziksel olgusallık yüklemek zorunda olmayı rahatsız edici buldular; ama eğer mekaniğe açık bir anlam verilecektiyse, o sıralar başka hiçbir çıkış yoktu.

Aslında genel olarak uzaya, özellikle boş uzaya fiziksel olgusallık yüklemek zorlu bir istemdir. Felsefeciler en eski zamanlardan bu yana böyle bir isteme her zaman karşı çıkmışlardır. DESCARTES aşağı yukarı şöyle bir uslamlama getirmiştir: Uzay uzam ile türdeştir [wesensgleich]. Ama uzam cisme bağlıdır. Öyleyse hiçbir uzay cisimsiz değildir, e.d. hiçbir boş uzay yoktur. Bu uslamlama yolunun zayıflığı ilk olarak şunda yatar: Uzam kavramının ortaya çıkışını katı cisimleri yerleştirme (dokundurma) deneyimini yapmış olmamıza borçlu olduğu hiç kuşkusuz doğrudur. Ama bundan uzam kavramının bu kavramın oluşumuna fırsat vermemiş olan durumlarda aklanamaz olduğu sonucu çıkarılamaz. Kavramların böyle genişletilmesi görgül bulguların kavranması için değerleri yoluyla dolaylı olarak aklanabilir. Uzamın cisme bağlı olduğu öne sürümü buna göre hiç kuşkusuz kendinde temelsizdir. Ama daha sonra göreceğiz ki genel görelilik kuramı DESCARTES’ın anlayışını arkadan dolanarak doğrular. DESCARTES’ı dikkate değer ölçüde çekici anlayışına getiren şey hiç kuşkusuz uzay gibi ‘‘doğrudan algılanabilir’’ olmayan [nicht ‘‘direkt erfahrenbaren’’]24 bir şeye önemli bir zorunluk olmadıkça hiçbir olgusallık yüklememek gerektiği duygusuydu.

Uzay kavramının, ya da zorunluğunun ruhbilimsel kökeni hiç kuşkusuz düşünme alışkanlıklarımızın zemininde görünebilecek denli açık değildir. Eski geometriciler düşünsel nesneleri (doğru, nokta, yüzey) ele alırlar, ama sözcüğün gerçek anlamında, daha sonra analitik geometrinin yaptığı gibi, uzay olarak uzayı değil. Ama uzay kavramı belli ilkel deneyimler tarafından verilir. Bir kutu yapılmış olsun. İçersinde nesneler onu dolduracak belli bir yolda düzenlenebilir. Böyle düzenlemelerin olanağı cisimsel nesne kutunun bir özelliğidir, kutu ile birlikte verili bir şeydir, kutu tarafından ‘‘kapatılan uzay’’dır. Bu değişik kutular için değişik olan bir şeydir, herhangi bir kıpıda kutuda genel olarak nesnelerin olup olmamasından bütünüyle doğallıkla bağımsız olarak düşünülen bir şeydir. Eğer kutuda hiçbir nesne yoksa, uzayı ‘‘boş’’ olarak görünür.

Buraya dek uzay kavramımız kutu ile bağlıdır. Ama kutu-uzayı oluşturan düzenleme-olanaklarının kutunun duvarlarının ne ölçüde kalın olduklarından bağımsız oldukları ortaya çıkar. Bu kalınlık sonuçta ‘‘uzay’’ yitirilmeksizin sıfıra indirilemez mi? Böyle bir sınır-sürecinin doğallığı açıktır, ve şimdi düşüncemiz için kutu olmaksızın uzay, bağımsız bir şey olarak kalır ki, gene de eğer bu kavramın türeyişini [Herkunft] unutursak edimsellikten çok uzak görünür. DESCARTES’ın uzayı cisimsel nesnelerden bağımsız bir şey olarak, özdek olmaksızın var olabilecek bir şey olarak görme konusundaki isteksizliği anlaşılır bir şeydir.25 (Bu gene de uzayı analitik geometisinde temel kavram olarak görmesini engellemez.) Civalı barometredeki bir boşluğun gösterilmesi hiç kuşkusuz son Kartezyeni silahsız bırakmıştır. Ama bu ilkel basamakta bile, uzay kavramına ya da bağımsız olgusal şey olarak düşünülen uzaya doyum verici olmaktan uzak bir şeyin yapıştığı yadsınmayacaktır.

Cisimlerin uzayda (kutuda) yerleştirilebilme türleri üç-boyutlu EUKLİDES geometrisinin konusudur ki, bunun belitli yapısı kolayca onun görgül [erlebbar] durumlarla ilişkili olduğu aldanmacasına götürür.

Eğer şimdi uzay kavramı yukarıda taslağı verilen yolda, kutunun ‘‘doldurulması’’ üzerine deneyim ile bağıntı içinde oluşturulursa, o zaman bu ilk olarak sınırlı [begrenzter] bir uzaydır. Ama bu sınırlanmışlık özsel olarak görünmez, çünkü görünürde her zaman daha küçük olanı kuşatacak daha büyük bir kutu getirilebilir. Uzay böylece sınırsız birşey [etwas Unbegrenztes] olarak görünür.

Şimdi burada uzayın üç-boyutluluğu ve EUKLİDES’deki niteliği üzerine anlayışın (göreli olarak ilkel) deneyimlere indirilmesi üzerinde durmayacak, ama ilk olarak fiziksel düşüncenin gelişiminde uzay kavramının rolünü başka bakış açılarına göre irdeleyeceğim.

Tüm bu uzayımsı kavramlar, ruhbilimsel alandan acı, hedef, erek vb. gibi kavramların yan ısıra, daha şimdiden bilim-öncesi düşünceye aittir. Genel olarak doğa-bilimsel düşünce gibi fiziksel düşünce de şimdi ilkede yalnızca ‘‘uzayımsı’’ kavramlarla idare etmeye ve tüm yasal bağıntıları onlarla anlatmaya çalışma gibi bir özellik gösterir. Fizikçi renkleri ve sesleri titreşimlere, fizyolog ise düşünce ve acıyı sinir süreçlerine indirgemeye çalışır, öyle bir yolda ki genel olarak ruhsal öğe var olan şeylerin nedensel-bağlantısından giderilir, ve dolayısıyla nedensel bağlantılarda hiçbir yerde bağımsız bir halka olarak ortaya çıkmaz. Tüm bağlantıların yalnızca ‘‘uzayımsı’’ kavramların özel olarak uygulanışı altında kavranmasını ilkede olanaklı gören bu tutum hiç kuşkusuz şimdi ‘‘ özdekçilik’’ olarak anlaşılan şeydir (‘‘özdek’’ temel kavram olarak rolünü yitirdikten sonra).

Doğa bilimsel düşüncenin temel kavramlarını PLATON’un Olimpia’daki alanlarından indirmeye ve dünyasal türeyişlerini ortaya çıkarmaya çalışmak niçin zorunludur? Yanıt: Bu kavramları onlara yüklenen tabudan kurtarmak, ve böylelikle kavram oluşumunda daha büyük özgürlüğe ulaşmak için. Bu eleştirel anlayışı getirmiş olmak ilk olarak D. HUME ve E. MACH’ın ölümsüz hizmetleridir.

Bilim uzay, zaman, cisimsel nesne kavramlarını (‘‘katı cisim’’ gibi önemli bir özel durumla birlikte) bilim-öncesi düşünceden üstlenmiş, onları sağınlaştırmış ve değişkiye uğratmıştır. İlk imlemli başarımı EUKLİDES geometrisinin geliştirilmesiydi. Belitli formülasyonu bizi bu bilimin görgül kökeni (katı cisimlerin düzenlenme olanağı) açısından yanılgıya düşürmemelidir. Özel olarak uzayın üç-boyutluluğu da tıpkı Euklidesci ırası gibi görgül kökenlidir (benzer yapılı ‘‘küpler’’ tarafından bütünüyle doldurulabilir).

Uzay kavramının inceliği [Subtilität] tam olarak katı hiçbir cismin olmadığının keşfi yoluyla arttırıldı. Tüm cisimler elastik olarak biçimsizleştirilebilirdirler ve ısı değişiminde oylumlarını değiştirirler. Olanaklı düzenlenişleri EUKLİDES geometrisi tarafından betimlenmesi gereken yapılar bu nedenle fiziğin içeriğinden* ayrı olarak sunulamazlar. Ama fizik gene de kavramlarının saptanması durumunda geometriden yararlanmak zorunda olduğu için, geometrinin görgül içeriği yalnızca bütün fiziğin çerçevesi içersinde bildirilebilir ve sınanabilir.

Atomistik ve onun sonlu bölünebilirlik anlayışı da bu bağlamda düşünülmelidir. Çünkü atom-altı uzamın uzayları ölçülmeye izin vermez. Atomistik ayrıca ilkede katı cisimlerin keskin ve duruk olarak tanımlı sınır-yüzeyleri düşüncesinden vazgeçmeye de zorlar. Sözcüğün sağın anlamında, giderek makro-alanda bile, katı cisimlerin düzenlenme olanakları için hiçbir bağımsız yasa yoktur.

Buna karşın, hiç kimse uzay kavramından vazgeçmeyi düşünmedi: çünkü doğa biliminin yüksek bir düzeyde kendini doğrulayan tüm dizgesinde vazgeçilmez görünüyordu. MACH ondokuzuncu yüzyılda uzay kavramı yerine tüm özdeksel noktaların şimdiki uzaklıklarının toplamı kavramını geçirme girişiminde, uzay kavramının yok edilmesini içtenlikle düşünen biricik insandı. (Bu girişimde bulunmasının nedeni süredurum üzerine doyurucu bir kavrayışa ulaşabilmekti.)

*Einstein, Özel ve Genel Görelilik Kuramı Üzerine, Ek-5,1917, Çeviren, Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1997
Açıklama: ıra: karakter; uzay: mekan, space, raum, espace, bütün var olanları içinde bulunduran, fiziksel uzay: gerçek nesnelerin düzenlenme biçimi; uzam: extension, aussdehnung, hayyiz, yer kaplama; devim: hareket, kinetik; dingin: hareketsiz; andırımlı: benzeşen, analog; uslamlama: akıl yürütme; görgül: gözlemsel, empirik; zorunluluk: zorunluluk; kıpı: anlı hareket; özdek: madde; son Kartezyen: son Descartesçı; belit: aksiyom, kendiliğinden apaçık temel, dayanak önerme; özdekçilik: maddecilik, materyalizm; süredurum: eylemsizlik, atalet





MATEMATİKTE GENELLİK, SOYUTLUK
'Genellik', belirsiz ve biraz da tehlikeli bir sözcüktür; onun tartışmamızda fazla yer almamasına dikkat etmeliyiz. Bu sözcük gerek matematiğin kendisinde, gerek matematik konusundaki yazılarda değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Özellikle de, mantıkçıların haklı olarak önemle vurguladıkları bir anlamı vardır ki, bundan söz etmek bütünüyle yersizdir. Kolaylıkla tanımlanabilecek olan bu anlamda, bütün matematik teoremleri tamamen ve eşit ölçüde ‘genel’dir.

Whitehead, “matematiğin kesin olması, onun tam bir soyut genellik içermesine bağlıdır” der. 2+3=5 dediğimizde, üç ayrı gruptan ‘şeyler’ arasında bir bağıntıyı belirtiriz; bu “şeyler” elmalar, kuruşlar, şu veya bu türden belirli şeyler değil, yalnızca şeyler, ‘herhangi birşeyler’dir. İfadenin anlamı gruplardaki elemanların özelliklerinden tamamen bağımsızdır. ‘2’, ‘3’, ‘5’, ‘+’ veya ‘=’ gibi bütün matematiksel ‘nesneler’ veya ‘varlıklar’ ya da ‘bağıntılar’, bunları yer aldığı bütün önermeler, tam olarak soyut olma anlamında, tam olarak geneldirler. Aslında Whitehead’ın bir sözcüğü gereksizdir; çünkü genellik, bu anlamda, soyutluktur.

Sözcüğün bu anlamı önemlidir. Mantıkçılar bunu vurgulamakta çok haklıdırlar; çünkü bilmesi gereken çoğu kişinin unutma eğiliminde olduğu bir doğruluğu temsil eder. Örneğin, bir fizikçinin veya astronomun, evrenin belirli bir durumda nasıl davranacağını ‘matematiksel olarak ispatladığını’ iddia ettiği çok duyulmuştur. Eğer harfi harfine yorumlarsak bu iddiaların, bütünüyle saçma olduklarını söylemek gerekir. Yarın bir ay tutulması olacağını matematiksel olarak ispatlamak mümkün olamaz; çünkü güneş ve ay tutulmaları ve diğer fiziksel olaylar matematiğin soyut dünyası dışındadırlar. Sanırım bütün astronomlar, birçok tutulmayı önceden isabetle haber vermiş olsalar bile, biraz üstlerine gidildiğinde bu gerçeği kabul ederler.

Burada, bizim bu anlamdaki bir ‘genellik’le ilgili olmadığımız açıktır. Biz bir matematik teoremi ile diğeri arasındaki genellik farkı üzerinde duruyoruz; Whitehead’ın kullandığı anlamda ise bu teoremlerin hepsi aynı ölçüde geneldirler. Bu anlamda 15. Bölümdeki ‘önemsiz’ (a) ve (b) teoremleri [a- 8712 ve 9801 kendi terslerinin tamsayı katı olan dört haneli yegane sayılardır. 8712 = 4x2178, 9801= 9x1089. Bu özelliği taşıyan 10.000’den küçük başka hiçbir sayı yoktur. b- Rakamlarının küplerinin toplamına eşit olan 1’den başka yalnızca dört sayı vardır: 153= 13+53+33, 370= 33+73+03, 371= 33+73+13, 407= 43+03+73], Öklid ve Pisagor teoremleri kadar ‘soyut’ ve ‘genel’dir. Bir satranç probleminde taşların siyah veya beyaz, yeşil veya kırmızı olması; ya da ‘taş’ların fiziksel olarak var olup olmamaları bir fark yaratmaz; bir satranç ustasının kafasında kolayca yürüttüğü, bizlerin de tahtaya yerleştirerek üzerinde uğraştığımız problem hep aynıdır. Satranç tahtası ve taşları sadece bizim ağır işleyen hayal gücümüzü harekete geçiren araçlardır. Bir matematik dersinde bir teoremin ispatlanması için karatahta ve tebeşir bulundurulması nasıl zorunlu değilse, satranç probleminin çözümü için de tahta ve taşlar zorunlu değildir.

Bizim aradığımız, bütün matematik teoremlerinde geçerli olan bu anlamda bir genellik değil,… Modern matematiğin en önemli başarısı, yalnızca genelliğin belirsizliği üzerine aynı belirsizliği kat kat yığmak değildir. Her üst düzey teoremde bir ölçüde genellik bulunmalıdır, ancak çok fazlasının da yavanlığa yol açması kaçınılmazdır. “Bir şey ne ise odur; başka bir şey de değildir”; şeyler arasındaki farklar da benzerlikler kadar ilginçtir. Biz arkadaşlarımızı, insanlığın bütün iyi niteliklerini taşıdıkları için değil, kendileri oldukları için severiz. Aynı şey matematikte de geçerlidir. Çok sayıda nesnede var olan bir özellik çok ilginç olamaz. Matematiksel düşünceler de, özellikten yoksun iseler çok ilginç de olamazlar. Hiç olmazsa bu konuda Whitehead benden yana: “Bir sonuç doğuran verimli kavramlar, isabetli bir özellikle sınırları belirlenmiş genellemelerdir.”

*G.H. Hardy, Bir Matematikçinin Savunması, 16.Bölüm, Çeviri: Nermin Arık, Tübitak, Ankara, 1995.




BİYOLOJİNİN BİLİMLER ARASINDA TUTTUĞU YER
Biyolojinin bilimler arasında tuttuğu yer, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorununun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konma olanağı bile bulunmadan, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır.

Bu yüzden biyoloji, insan için, bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yararlı olan çağdaş düşüncenin biçim kazanmasında, bundan önce de evrim kuramıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur.

...Gerçekten ben, çağdaş biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, onların, düşüncenin başka alanlarıyla bağıntılarını göstermeye çalıştım.

Günümüzde bir bilim adamının, bir yapıtın adında “doğal” niteliyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise, olsa olsa, bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir. Tek, fakat haklı olduğuna inandığım, bir mazeretim var: Bilim adamlarına, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde görerek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda, bilimden kazanıp, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmek konusunda düşen ve her zamandan çok bugün kendini duyuran ödev. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir.

Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendisi arasındaki her türlü karışıklıklardan kaçınmak kalıyor; fakat işte bu yüzden de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunları son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama… Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor, yalnızca sistemin molekülsel kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğimi sandığım ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada , belirtmeden geçmek istemediğim, siyasal değilse bile törel düzeydeki, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yükleniyorum; bunlar ne denli tehlikeli olurlarsa olsunlar, ne denli tezkanar(naif, çocuksu, doğal), ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürlerse görünsünler bilim adamı alçakgönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum.

* J.Monod, Reslantı ve Zorunluluk, Dost Kitabevi.















FELSEFEYE GİRİŞ

FELSEFENİN ANLAMI

Felsefe sözcüğünün anlamı çağlara ve filozoflara göre değişmektedir. Örneğin,

1. Felsefe tek tek bilimlerin temelidir. Felsefe bilimlerin anasıdır.
2. Felsefe yaşam bilgeliğidir, evrensel değerlerin bilimidir.
3. Felsefe yoktur, felsefeler vardır (Sartre, 1905-1980, Fransız filozof).
4. Felsefe kendini düşünen idedir... Mutlak olanın kendini gerçekleştirmesidir. (Hegel, 1770-1831, Alman filozof).
5. Felsefe doğruya varmak, varolanı bilmek için düşüncenin yöntemli çalışmasıdır. (Platon, 427-347, Eski Yunan filozofu).
6. Felsefe varolanın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bilimdir (Aristoteles, 384-322, Eski Yunan filozofu).
7. Felsefe yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır... (Nietzsche, 1844-1900, Alman filozof).
8. Felsefe, acunu ve insanı, doğa üstü, sihirli kuvvetlere başvurmadan, salt akılla kavramaya uğraşma (Nusret Hızır, 1899-1980, Türk filozofu).
9. Tarihsel olarak bakılırsa-yani filozofların kendi yapıtları üzerine söylediklerine değil, gerçekte ne yaptıklarına bakılırsa- felsefe genellikle şiir değil, ussal, bilimsel bir etkinlik, bir öğreti olmuştur... Felsefe bir bilimdir, dolayısıyla şiir değil, müzik değil, ciddi, sağlam bir araştırmadır. Kapısını hiçbir alana kapamaması, ulaşabildiği her yöntemi kullanması anlamında evrensel bir bilimdir. Sınır sorunlarının, temel sorunlarının bilimidir, dolayısıyla, öteki disiplinlerin varsayımlarıyla yetinmeyen, köklere gidesiye araştırmak isteyen bir kök bilimidir. (J.M. Bochenski, 1902- ?, Polonyalı filozof)
10. Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir (Karl Jaspers, 1883-1969 Alman filozof)
11. Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir (Sokrates, 469-399, Eski Yunan filozofu).
12. Felsefe yapmak doğru düşünmektir (Hobbes, 1588-1679, İngiliz filozofu).
13. Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir (Epikuros, 341-270, Eski Yunan filozofu).
14. Felsefe, varlıkları var olma özellikleri açısından bilebilmek ve varlığın ilk nedenlerine ulaşmaktır (Farabi, 870-950, Türk ve İslam filozofu).
15. Felsefe genelleştirilmiş matematiktir (Spinoza, 1632-1677, Hollandalı filozof).

Felsefenin ne olduğuna veya içeriğine ilişkin tanımlamalara baktığımızda, farklığı açıkça görebilmekteyiz. Filozofları uğraştıran bir sorudur bu. Yanıtlaması güç olmasına rağmen, filozofa sorsanız, size bir felsefe tanımı verecektir.

Farklı felsefe anlayışları nedeniyle, insanlar felsefenin doğru bilgi ortaya koyamayacağı, özellikle herkesin doğrusunun farklı olduğu, doğruluğun kişiden kişiye değiştiği yargısını benimseyivermiş.

Doğru kavramı ile ilgili olabilecek veya onun yerine kullandığımız kavramları bir çizelgeyle gösterelim:

Herkesin doğrusu veya
Doğruluğun kişiden kişiye değiştiği DOĞRU
Görüş-Düşünce
-----------------
Kanaat-Kanı BİLGİ
-----------------
Sanı-Zan
-----------------
İdeoloji
-----------------
Dünyagörüşü
-----------------




Felsefe tanımına dönersek, filozofların yaptıklarına ve bundaki ortak yanlara bakarak biçimsel bir tanımlama yapabiliriz: Felsefe bir insan etkinliğidir. Bu etkinlik, soru sorma-sorgulama etkinliğidir. Bunun anlamı eleştirel olmaktır. İşte bu da felsefi tutumdur.

Bu soru sorma etkinliği, insanları gene, kolayca kabul ettiği şu yargıya götürüyor: Filozoflar soru sorup bırakıyorlar, bir yanıt vermiyorlar ya da veremiyorlar. Zaten felsefe dediğin salt soru sormaktır. Bu yargıya varanların haklılık payı vardır elbette. Fakat bunun tümden böyle olmadığını göstermek amacındayız. İlk adımda şu yanıtı verebiliriz: filozof kendi sorularıyla güçlükleri çözmeğe uğraşırken açıklanacak yeni sorun alanları ortaya çıkarmaktadır.

Bir de felsefe sözcüğünün kökenine bakalım: Günümüzden iki bin beş yüz yıl önce Eski Yunanlılarda bilgeliksevgisi anlamındaki philosophia. Bu hem bilmeyi sevmek, hem de erdemli, mutlu yaşam sürmek demektir. Erdemli, mutlu yaşam sürmek sonucunu ise sözcük anlamından değil, filozofların yaptıklarından çıkarıyoruz. Çünkü filozofun sorularla aradığı bilgeliktir.

FELSEFENİN BAŞLANGICI

İnsan her şeyin başlangıcını bilmek ister. Felsefenin başlangıcını da. Felsefenin başlangıcı bellidir. Bu sarsıcı savlar karşısında Nietzsche’nin şu cümlesi aklımıza gelmelidir: “Felsefenin başlangıcı nedir? sorusu hiç önemli değildir. Çünkü başta her yerde kaba olan, şekil almamış, boş ve çirkin olan bulunur; ve her yerde yüksek basamaklar önem taşır.” (1)

Uygarlık tarihi açısından baktığımızda, felsefenin başlangıcının yüksek uygarlıklar devrelerinde olması ona yakışır. Milattan önce üç bin ila bin sekiz yüz yılları arasında gelişen yüksek uygarlıklar, yine milattan önce iki bin üç yüz dolayında başlayan köylü-çoban toplumu devresine göre, felsefenin başlangıcı milattan önce altıncı yüzyıla rastlar. Bu, uygarlık tarihi zamandiziminde başlangıç noktası olarak önemsiz (hatta gecikmiş) görünse de, felsefenin getirdiklerini göz önüne alırsak önemli bir noktada ve yerde başladığını, bizim de bundan pay çıkarmamız gerektiğini söyleyebilirim.

Şimdi, felsefe kendine özgü ve egemen yerel koşullara uygun olarak üç uygarlıkta, aşağı yukarı aynı zamanda, milattan önce altıncı yüzyılda, Eski Çin’de, Hint’te ve Yunanistan’da birlikte doğmuştur. Bu üç yer felsefenin bağımsız kökeni sayılabilir. Bunlar dışında Mezopotamya ve Mısır’da da felsefi düşüncelere düzensiz olarak rastlıyoruz; dolayısıyla bunları gerçek anlamda felsefe saymayacağız.

Gelelim üç bağımsız kökene. Çin ve Hint’te felsefe diye karşımıza çıkan düşünceler doğrudan doğruya dinden çıkmış, din ile bağlarını Hint’te daha güçlü ve uzun zaman olmak üzere korumuştur. Ancak şunu da belirtmeliyim, Çin ve Hint’te felsefe din kabuğundan geçerek, sihirsel ve dinsel düşünce kalıntılarından sıyrılarak kurulmuştur. (2) Çin ve Hint’te dinden çıkmış olmak nedeniyle, felsefenin başlangıcını buralara dayandırmıyorum.

Gerçek anlamda felsefenin başlangıcı veya felsefenin gerçek başlangıcı, Eski Yunan Felsefesi olarak adlandırılan, Anadolu’nun batı kıyıları, yani İyonya kentleridir. Buradaki ayrılık felsefenin “din ile sıkı ilişki sonucunda değil,… tersine din ile ilgisiz olarak, hatta bazı noktalarda dine karşıt olarak…” (3) doğması ve gelişmesidir.

Anadolu’nun batı kıyılarında başlayan bu felsefenin vardığı ilk sonuç şu: “… özgür ve bağımsız düşünüş, doğa, insan, varolan, varolması gereken üzerine her türlü dinsel tasarımdan bağımsız olarak doğruları bulabilir. Ve ancak böyle özgür düşünüş tarafından meydana çıkarılan doğrular ‘felsefe’dirler. Bu türden düşünüş Logos, yani doğruyu ifade eden söz, tamamen bağımsız ve kendi kurallarına uygun olarak ilerleyen ve bu özgürlüğü sayesinde doğruya erişen düşünüştür.” (4)


Buradaki temel savım şu: Felsefe Anadolu’nun batı kıyılarında başlamıştır. Yani özgür ve bağımsız düşünüş Anadolu’da başlamıştır. Özgür ve bağımsız düşünüş nerede, ne zaman ortaya çıktıysa; felsefe de o zaman, orada başlamıştır. Biz de bundan payımıza düşeni alalım, sahip çıkalım.

Şimdi özgün ve bugünkü adlarıyla felsefenin Anadolu’nun neresinde, kimler tarafından başlatıldığını görelim:

Miletos (Milet-Balat köyü): İzmir’in güneyi. Söke-Milas yolunun batısındaki Balat köyü. Eskiden deniz kıyısı, ancak Büyük Menderes’in yığdığı çamurlarla kıyıdan uzaklaşmış.*
Thales (625-545)
Anaksimandros (610-547)
Anaksimenes (550-480)

Samos (Sisam adası): Ege Denizi Kuşadası Körfezi’nde Söke hizasındaki ada. *
Pythagoras (Pisagor, 580-500)

Kolophon (Değirmendere): İzmir-Selçuk (Efes) arası.*
Ksenophanes (569-477)

Ephesos (Efes-Selçuk): İzmir’in ilçesi. Kuşadası Körfezi’nde.*
Herakleitos (540-480)

Klazomonoi (Güladası): İzmir-Urla arası.*
Anaksagoras (500-428)

Teos (Sığacık): İzmir’in ilçesi Urla’nın güneyi. Seferihisar yakını. *
Demokritos (460-360/70): Çeşitli kaynaklar Trakya Abderalı olduğunu yazar, ancak oraya sonradan yerleştiği olasılığı daha güçlü.*
Protagoras (482-411)

Yukarıda saydıklarımız Batı Anadolu kıyılarında felsefeyi başlatan ilk filozoflardır. Bunlar dışında biraz daha uzaklaşarak yer ve filozof adları verebiliriz:

Assos (Behramkale): Edremit Körfezi’nde, Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı bir köy. *
Aristoteles (384-322): Selanik yakınındaki Stageiros doğumlu. Platon’un ölümünden sonra, hem hocasının Akademia’sında ve Atina’da kalmak için bir neden bulamadığı, hem de Atina’da pek sevilmeyen Makedonyalılarla dost olmaktan dolayı, Midilli’den Assos’a geçerek 347-344 yılları arasında üç yıl süreyle derslerini verecek bir okul bulabilmiştir. (5)
Böylece felsefenin gerçek başlangıcından yaklaşık iki yüzyıl sonra, çok önemli bir filozofa Anadolu bağrını açmıştır.
Kleanthes (331-233)

Pitare (Çandarlı): Dikili’nin güneyi. *
Arkesilaos (316-241)

Hierapolis (Pamukkale): Denizli.*
Epiktetos (50-130)

Rodos : Akdeniz’de ada.*
Panaitios (180-110)

Kıbrıs : Akdeniz’de ada.*
Zenon (336-264)

Soloi (Taşköprü): Mersin yakınında.*
Khrysippos

Suriye’li Poseidonios (135-51)*

Filistin’li Antiokhos (MÖ. 68)*

Yazının başında alıntıyla belirttiğim, felsefenin başlangıcının önemsizliği veya başta kaba, şekil almamış olanın bulunmasının, Anadolu’da başlayan felsefeden önce oe felsefenin olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim. Bu durum savımı daha da güçlendirmektedir. Bir anlamda felsefenin kendisi var, adı henüz yok. Özgür ve bağımsız düşünüş sayesinde doğruları bulmaya çalışma çabaları sonunda kimileri, bilgiseven-bilgeliğiseven, yani filozof oldu.
THALES NİÇİN İLK FİLOZOF?

İlk filozoflar evreni, doğayı; doğanın içinde kalarak açıklamışlardır. Thales’in “Su, her şeyin ana kucağı (kaynağı-menşei)” sözü ilkin varolanların kökeni üzerinde anlatışta bulunmaktadır. Burada din ve batıl inanç birliktedir. İkincileyin, bu anlatış tasvirsiz ve masalsızdır. İşte Thales tabiat araştırıcısı. Üçüncüleyin, örtülü biçimde de olsa “her şey birdir” düşüncesini taşır. Bu üçüncü filozof olmasını sağlar. Thales doğaya derinliğine bakmayı denemiş insan. Bilim ve ispatı aşmış, deyim yerindeyse üstünden atlamıştır. Tipik filozof kafasının işareti. Anadolu’nun batı kıyısındaki bu ilk filozoflar tipik filozof kafasını icat etmişlerdir. (6) Doğa araştırıcısı olarak arkhe (ana öğe, ilke, başlangıç anlamına gelir) sorunuyla uğraşan filozoflardan Thales su, Anaksimandros apeiron, Anaksimenes hava, Herakleitos ateş, Demokritos atom, Anaksagoras tohum, Pythagoras sayı’yı öngörürken; Empedokles toprak, su, hava, ateş gibi dört ana öğeyi; farklı coğrafyadan Eski Çin’de toprak, su, metal, ateş ve tahta(odun); Eski Hint’te ise Veda kutsal metinlerinde toprak, su, hava, eter(uzay), ışık; Budizm’de toprak, su, hava, ateş, eter, bilinç olarak karşımıza çıkar. (7)

Bu ilk filozofların özgün ve bağımsız düşünüşü, yani logos, Herakleitos’dan yola çıkarak, mitos gibi anlatan-betimleyen değil, temellendiren söz demektir. Kanı ve sanı olarak mitosa dayalı söz yerine, doğru söz anlamındaki logos.

Konu başlığımız felsefenin başlangıcı olduğuna göre, filozof ve felsefenin ilk kullanımına bakalım: Bazı felsefe tarihçilerine göre, kendisine bilgeliği seven-arayan anlamında filozof diyen ilkin o ünlü aynı zamanda matematikçi Pythagoras (580-500-Pisagor) olmuş. Bu bir söylenti. Çünkü, çok sonraları Platon (427-347)’un bir öğrencisi Pythagoras’ın kendisine filozof dediğini rivayet ediyor. Oysa bizim felsefe tarihçimiz Prof. Dr. Macit Gökberk, Platon ve öğretmeni Sokrates’in Sofistlerle savaşında ‘bilmediği şeyler olduğunun farkında olmayı’ bilginin kaynağı saymalarından etkilenerek bu savı ileri sürdüğünü Felsefe Tarihi’de yazar. Ayrıcı Herakleitos (540-480), Pythagoras’ı bizzat adıyla eleştirerek “düzenbazların şahıydı Pythagoras, çok bilmek öğretmez akıllı olmayı” (8) derken hem bir anlamda filozof sözcüğünü onun kullanmadığını, hem de duyulara dayalı bilgiyle doğruluğun (hakikatın), yani Logos’un bulunamayacağını belirtiyor. Herakleitos, Parmenides (540-480)’le birlikte duyu-bilgisi, akıl-bilgisi ayrımını ilk yapan filozoflardır. Sonra logosu vurgulayan Herakleitos, niçin filozof ya da felsefe sözcüğünü kullanmış olmasın? Orhan Hançerlioğlu da Felsefe Sözlüğü’nde, son araştırmalara göre ilkin Herakleitos’un kullandığını yazıyor. Ayrıca Aristoteles’in felsefe tarihini de yazmaya giriştiği Metafizik kitabında, eserlerine bütünüyle sahip olduğumuz Platon’da da Pythagoras’ın kendisi için filozof dediğine rastlamıyoruz. Yine Nusret Hızır, fakat bu kez felsefe sözcüğü olmak üzere, tabi bunlardan sonra Sokratesçi okullarda veya bu çevrede kullanılmış olmalı diyor.

Buradan şu anlaşılıyor; Felsefenin kendisi adı konmadan önce var. Her şey birdenbire oluvermiyor, bir gelişme gösteriyor. Bu felsefe için de geçerli. Ancak bu durum gerçek anlamda felsefenin Anadolu’nun batı kıyılarında başladığı gerçeğini değiştirmez. Bize de bundan pay almak düşer.



(1) Nietzsche, Yunanlıları Trajik Çağında Felsefe, çev.,Nusret Hızır, BFS Yay. İstanbul, 1985
(2) Hızır, Nusret, Geride Kalanlar, Adam Yayınları, İstanbul
(3) Hızır, Nusret, agy
(4) Hızır, Nusret, agy
* Gökberk, Prof. Dr. Macit, Felsefe Tarihi, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1980
(5) Guthrie, W.K.C, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Çev.: A.Cevizci, Gündoğan Yay. Ankara, 1989
(6) Nietzsche, agy
(7) Tez, Doç. Dr. Zeki, Kimya Tarihi, verso Yayınları (Eski Çin ve Hint felsefeleri için)
(8) Herakleitos, Kırık Taşlar, Çev.: Alova, Bordo Siyah Yay., İstanbul
ÖSS HAZIRLIĞI

1. Thales’e göre evrendeki her şey tek bir ana maddeden türemiştir. Anaksimenes ve Anaksimandros, Thales’in bu görüşünü paylaşmakla birlikte, ana maddenin niteliği konusunda onunkinden çok farklı görüşler ortaya atmışlardır. Burada asıl önemli olan, Anaksimenes ve Anaksimandros’un Thales’in savını herhangi bir otoriteye ters düştüğü gerekçesiyle reddetmek yerine, mantık ve deneyimlere aykırı olduğunu göstererek çürütmeye çalışmalarıdır. Bu tavır o dönem için çok yenidir. Çünkü o güne kadar, evrenle ilgili her şey doğaüstü güçlere bağlanarak inanç konusu kabul edilmiş ve hiçbir zaman tartışılmamıştır.

Bu parçaya göre, Anaksimenes ve
Anaksimandros aşağıdakilerden hangisine öncülük etmişlerdir?

A) Akılcı gerekçelere ve olgulara dayalı eleştiriye
B) Deneysel yöntemle yapılan araştırmalara
C) Bilgiye değer veren toplum düzeni arayışlarına
D) Devlet otoritesine karşı çıkan görüşlere
E) Meslektaşlar arasında dayanışmaya

2. Felsefe yapmak dağa tırmanmak gibidir. Sadece doruğu ele geçirmek için dağa çıkanlar dağdan bir şey anlayamazlar. Gerçek dağcı, olanca varlığıyla dağda yaşadığı zamanı üstün tuttuğu içindir ki dağa tırmanır. Doruk ancak dağda yaşanan zamanın bir parçası olarak önemlidir. Dağ, doruk değildir.

Bu parçada savunulan görüş aşağıdakilerden hangisidir?

A) Filozof, felsefe yapmanın her aşamasından haz
alır.
B) Filozofun amacı gerçeğin bilgisine ulaşmaktır.
C) Felsefe, yapmayı öğretir; söylemeyi değil.
D) Felsefede doruk noktası yoktur.
E) Sevgi olmadan felsefe olmaz.

3. Hegel tarihi keşfeder, Schopenhauer ise ondan vazgeçer. Onların bu uyuşmazlığı hâlâ çözüm bekliyor.

Bu parçadan felsefi düşünceyle ilgili aşağıdaki sonuçlardan hangisi çıkarılabilir?

A) Soruların kendi cevaplarını içerdiği
B) Çağın değerlerine bağlı olduğu
C) Kesin bir doğruya ulaşılamadığı
D) Bilimsel düşünceden etkilendiği
E) Doğrusal ilerleme gösterdiği

4. Kendi yaptığı maymuncukla tüm güçlük kapılarını zorlayan bir filozof, bir süre sonra, maymuncuğu kullanabilmek için gereksiz kilit yapımına geçer.

Bu cümlede aşağıdakilerden hangisi yerilmektedir?

A) Aşırı kuşkucu olma
B) Kuramlara körü körüne bağlanma
C) Gerçekçi tutum takınma
D) Aracı amaç durumuna getirme
E) Kendi aklını üstün görme

5. Hegel’e göre felsefe, nesnelerin düşünceyle görülmesi, düşünceyle ele alınmasıdır. Düşünme kendi kendisiyle beslenir; dışarıdan sağlanacak bir gerece gerek yoktur. Hegel gerçeğe, deneye hiç başvurmadan düşünceyle ulaşmaya çalışır.

Hegel’in bu yaklaşımında temel aldığı görüş aşağıdakilerden hangisidir?

A) Bilginin kaynağı duyumlar değil, akıldır.
B) Doğuştan gelen hiçbir kavram yoktur, tüm
kavramlar yaşantılar yoluyla kazanılır.
C) Bilgi ancak mistik bir sezgi ile elde edilir.
D) Düşünme yetisi bireyin algıladıklarıyla
sınırlıdır.
E) Düşünce yalnızca bir eylem aracıdır ve
ancak bir araç olarak değer taşır.

6. Felsefe, kendine dönük düşünmedir. Felsefe yapan zihin hiçbir zaman yalnızca bir nesne hakkında düşünmez. Herhangi bir nesneyi düşünürken, aynı zamanda hep o nesneye ilişkin kendi düşüncesi hakkında da düşünür. O zaman, felsefeye ikinci dereceden düşünce, düşünce hakkında düşünce denebilir.

Bu parçada felsefenin hangi özelliğinden söz edilmektedir?

A) Cevaplarından çok sorularıyla varolduğundan
B) Düşünme sürecinin her aşamasında yer
aldığından
C) Kendi etkinliği üzerinde yoğunlaşıp kendi
kendini sorguladığından
D) Özgür düşünmenin yöntemi olduğundan
E) Sorularını bilimsel verileri temel alarak
Oluşturduğundan

7. İnsan, yalnızca bir organizma olmaktan öte, zihne ve buna bağlı olarak da bilince sahip bir varlıktır. İnsan, kimi gereksinimlerini bilincinden bağımsız bir şekilde, başka birçok canlının yaşam işlevleri gibi, içgüdüleriyle sağlayabilir. Yine de, onun en belirgin özelliklerinden biri, eylemlerinin büyük bir bölümünü bilerek ve istençle yapıyor olmasıdır. İnsan bilinçli eylemleriyle, içgüdüsel olarak yapabileceklerinden pek çoğunu ve çok daha etkili olanlarını gerçekleştirir. Bu yolla, doğayı, yaşamı açısından daha uygun koşullara doğru değiştirir.

Bu parçaya göre insanı diğer canlılardan ayıran özellik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Eylemlerinin, daha çok düşünsel süreçlere
dayalı olması
B) Diğer canlılar üzerinde üstünlük kurması
C) Çevre koşullarına uyum sağlaması
D) Diğer canlılarla bir arada yaşayabilmesi
E) İçgüdülerinin diğer canlılardan daha güçlü
Olması









8. Bir masalda, iki terzi, krala diktikleri giysiyi yalnızca akıllı insanların görebileceğini söyleyerek onu kandırırlar. Aslında ortada, dikilmiş herhangi bir giysi yoktur. Kralla karşılaşanlar, akılsız diye damgalanmamak için, onun çıplak göründüğünü söylemez; aksine, olmayan giysiye herkes övgüler yağdırır. Kralın çıplak olduğunu, onu gören bir çocuk söyler yalnızca. Bir düşünür de bu çocuk gibi, gerçeği söyleyebilecek yüreklilikte olmalıdır. Kendi çağının tüm önyargılarına karşın, saygınlığının zedelenmesi pahasına, gerçeği olduğu gibi ortaya koymalı; çocukların yetişkinlikte yitirdikleri bu özelliği korumaya çalışmalıdır.

Bu parçaya göre, bir düşünürde aşağıdaki özelliklerden hangisinin bulunması gerekir?

A) Cevaplardan çok, sorulara ağırlık verme
B) Soruşturmasına, olabildiğince çok bilgiyle
başlama
C) Bilimsel otoritelerle uyum içinde çalışma
D) Daha önce cevaplanmamış sorular sorma
E) Genel görüş ve kabullerin tutsağı olmaktan
kaçınma

9. Filozoflar işlerini yaparken sorulardan yararlanırlar.
Filozofun elindeki sorular, problemlere çözüm getirmenin bir anahtarıdır. Genellikle, karşılaşılan problemler zaman içerisinde pek fazla değişmez. Zamanla değişen, filozofun problemin çözümünde rol oynayan farklı etkenleri seçebilmesidir. Problemi farklı sorular sorarak irdelediğinde, “varolan”ın daha önce gözden kaçmış olan yanları aydınlanmaya başlar. Böylece her doğru soru, onu problemi çözmeye bir adım daha yaklaştırır.

Bu parçada filozofun sorduğu soruların hangi yönü vurgulanmıştır?

A) Problemlerin çözümüne ışık tutması
B) Olaylarda fazla değişiklik olmadığını göstermesi
C) Herkes tarafından sorulduğunda önemini
yitirmesi
D) Dünyaya egemen olma isteğinden
kaynaklanması
E) Çözülemeyecek problemler için zaman
harcanmasını önlemesi

10. Felsefe ilk kez Batı Anadolu’nun zengin liman kentlerinde ortaya çıkmıştır. Doğudan gelen kervan yollarının sonunda bulunan bu kentler, deniz ticaretinin de merkezini oluşturmaktaydı. Ticari ilişkilerde sadece mallar değiş tokuş edilmez, bu malların üretiminde kullanılan bilgi, görüş ve teknikler de öğrenilirdi. İşte bu alışveriş Batı Anadolu’nun liman kentlerinde yaşayanların dünyayı tanıma, dolayısıyla eski düşüncelerinden kuşku duyma ve bunların yerine yeni bilgi ve birikimlerine uygun bir düşünce sistemi oluşturma yönünde büyük bir atılım yapmasını sağlamıştır.

Bu parçada, felsefenin doğuşu aşağıdakilerden hangisine bağlanmıştır?
A) Çeşitli uygarlıkların bilgi birikiminden
yararlanıldığı bir refah ortamının oluşmasına
B) Ticaret yoluyla zenginleşen toplumlarda sanat
çı ve düşünürlere yönetimde önemli görevler
verilmesine
C) Toplumda kültürel etkileşim yoğunlaştıkça
eğitime verilen önemin de artmasına
D) Üretim tekniklerinin gelişmesi sonucu ulaşım
araçlarının çeşitlenmesine
E) Ticaretin geliştirdiği girişimci kişiliğin yaşam
tarzına da yansımasına
11. Bir felsefe tarihçisine göre,
• Epiküros’un acı yokluğunu en yüksek haz
olarak belirlemesi, onun uzun yıllar damla
hastalığının getirdiği acılarla boğuşmak zorunda kalmasıyla;
• Platon’un demokrasi karşıtı eğilimleri, hocası
Sokrates’in Atina demokrasisi tarafından
ölüme mahkum edilmesi karşısında duyduğu
kızgınlıkla
açıklanabilir.

Felsefe tarihçisinin bu yaklaşımının
temelinde aşağıdaki görüşlerden hangisi
vardır?

A) Düşünür, çevresindeki olayların etkisinden
arındıkça yetkinleşir.
B) Aynı çağda yaşayan düşünürlerin görüşleri
arasında paralellik vardır.
C) Düşünürler ele alacakları konuları, yakın
çevrelerinin yönlendirmesiyle seçerler.
D) Bir düşünürün öğretisini açıklamak için,
yaşadığı çağda egemen olan görüşleri bilmek
gerekir.
E) Bir düşünürün kişisel birikimleri ve yaşantıları
onun düşünce sistemini etkiler.


12. Pythagorasçı okula göre, felsefenin amacı
İnsan ruhunu kurtarmaktır. Mutluluğun insan
ruhunda aranması gerektiğini ileri süren
Pythagorasçılar, ruhun kurtuluşunun ancak
bilgi yoluyla saflaşarak ulaşılacak erdemli bir
yaşayışla mümkün olduğunu savunmuşlardır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi
Pythagorasçı okulun bir özelliğidir?

A) Felsefe alanında, sorulardan çok cevaplara
önem verme
B) Felsefeyi salt bir düşünme eylemi olarak
değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak
görme
C) Akla dayalı çıkarımların yanı sıra duyulara
dayalı bilgiye de değer verme
D) Bilginin doğruluğunu, sağladığı yarara değil,
öğeleri arasındaki tutarlılığa bağlama
E) Varlığın hem düşünceden hem de
maddeden oluştuğunu ileri sürme

13. Felsefe yalnızca uzman kişiyi ilgilendiren bir iş değildir; çünkü öyle ilgi çekici görünür ki, felsefe yapmayan ola ki hiçbir insan yoktur. Ya da en azından, her insanın yaşamında filozoflaştığı bir an vardır. Bu her şeyden önce doğa bilimcilerimiz, tarihçilerimiz ve sanatçılarımız için doğrudur. Bunların hepsi er geç felsefeyle uğraşmaya başlarlar.

Bu parçadan hareketle aşağıdaki yargılardan hangisine varılabilir?

A) Felsefe her insan için, özellikle de kültürel birikimi
olanlar için kaçınılmazdır.
B) Her felsefi söylem nesnel bir nitelik göstermez.
C) İnsanların düşünce yapıları her zaman farklılıklar gösterir.
D) Felsefi birikimler her dönemde bilimlere yol
göstericidir.
E) İnsanlar etkinliklerinde düşünürlere her zaman
yardımcı olurlar.
14. Bir anlamıyla felsefenin ayağa düşmesi ne güzel! Keşke düşse! Tepemizde ulaşılamayacak bir bulut gibi dolaşacağına, soluk yüzlü karamsar aydınların kavramlarında var olacağına bizimle sokaklarda, yolumuzun üzerinde duygularımızla bütünleşmiş olabilse. Nietzsche’yi okuyabilenler biraz Russell, Carnap’ı da okuyabilseler; mantık dilini bilenler yüreklerini biraz şiire, biraz Heidegger’e, biraz Kierkegaard’a açabilseler. İnanın kafaları karışmaz, kokmasınlar.

Bu parçada aşağıda verilenlerden hangisi sorgulanmaktadır?

A) Toplumsal yapının felsefi düşünceleri etkilemesi
B) Felsefenin ele aldığı konuların çeşitliliği
C) Filozofların görüşlerinde meydana gelen değişme
D) Filozofların, felsefeyi sadece kendi düşünce sistemi
içerisine hapsetmesi
E) Felsefenin, insanın düşünce dünyasına yaptığı
katkılar

15. -“Hesabı verilemeyecek bir yaşam, insan için yaşanmaya değmez.” diyen Sokrates, ilkelerinden ödün verme pahasına ölümden kurtulmayı kabul etmemiş, baldıran zehri içirilerek yaşamına son verilmiştir.
-Stoacı filozof Seneca, İmparator Nero’ya suikast düzenleme suçuyla tutukludur. Önemli hizmetleriyle tanınmış düşünüre ölüm cezası verilir. Seneca, son ana kadar yanında bekleyen ailesine döner, “Üzülmeyin” der. “Size maddi zenginlikten çok daha değerli bir şey bırakıyorum: Erdemli bir yaşam örneği.”

Bu örneklerde, filozofların aşağıdakilerden hangisini bir yaşam kılavuzu olarak kabul ettiği anlatılmaktadır?

A) Her türlü yaşamsal kaygıdan ve çıkar
güdüsünden uzak kalarak düşüncelerini savunma
B) Farklı görüşlere hoşgörü ile yaklaşma
C) Akıl ve mantık ilkelerine dayanma
D) Gerçeklik alanını nesnel yaklaşımlarla anlamaya
çalışma
E) Geçmişteki filozofların yaşadıklarından ders
alma


16. Felsefenin ilk döneminde, doğa filozofları, bir ana madde (arkhe), ilk neden arayışına giriştiler. Ortaya birbirinden farklı düşünceler çıktı. Bunlardan biri, Demokritos ve Leukippos tarafından ortaya konmuş olan Eski Yunan atom felsefesiydi. Bu görüşe göre, evrenin ana maddesi, bölünemeyen parçalar yani atomlardı. Ancak bu eski atom fikri, bir spekülasyondan (kurgudan) başka bir şey değildi. Bu varsayımı doğrulayan kanıtlar henüz bilinmiyordu. Atomcu filozoflar, bu tür doğruları deney yardımıyla değil, yalnızca düşünme yoluyla ortaya koymuşlardı.

Atomcu görüşle örneklendirilen bu parçada, felsefenin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Kişisel bakış açısına dayalı öznel bilgi olması
B) Salt akla dayalı, kurgusal bilgi olması
C) Kendi içinde tutarlı bilgiler bütünü olması
D)Varlığın tümel bilgisine ulaşmaya çalışması
E) Ele aldığı konuların evrensel nitelikte olması





17. Nietzsche’ye göre filozof, yaşamın çelişkileri, gerginlikleri, çatışma ve acılarının dışında kalsaydı, yapması gereken ödevlerinin hiçbirini yapamazdı

Nietzsche’nin bu sözünden yola çıkılarak filozofa ilişkin aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir?

A) Dünya nimetlerine ve acılarına karşı duyarsız
olabilmelidir
B) Alışılagelmiş yaşam tarzının dışında bir yaşam
sürmelidir
C) Tüm yönleriyle yaşamın içinde olmalıdır
D) Kendine özgü bir değerler sistemi olmalıdır
E) Pratik bir yarar gözetmeksizin gerçeği aramalıdır


18. Gerek gündelik yaşamın kendisi gerekse herhangi bir sanat ürünü ve bilimler, bir dizi bilgi verir. Felsefenin işi ise, bize bilgi sunmak, sorularımıza yanıt vermek değildir. O, daha çok yanıtlarımızı sorgulamakla yükümlüdür.

Bu parçada, felsefeye ilişkin dile getirilen düşünce aşağıdakilerden hangisidir?

A) Akıl ve mantık ilkelerine dayalı olduğu
B) Anlama merakından kaynaklandığı
C) Yanıtlara ulaşmanın zor olduğu
D) Eleştiri ve kuşkucu bir etkinlik olduğu
E) Olayları bütünsel bir bakış açısıyla ele aldığı


19. Felsefenin doğuş süreci araştırıldığında, eski dünyanın gündelik deneyimlerinden bağımsızlaşarak ortaya çıkan, tek başına gerçeğin arandığı, kuramsal bir yönelişle başladığı görülür. Bu süreç, geometrininkine benzer. Toprakların ölçümünü yapabilmek amacıyla doğa geometri, bu pratik işlevinden görece bağımsızlık kazanmaya başladığında, kuramsal bilgi durumunu almıştır. Tek başına gerçeği arayan ilk filozofların çabası mitolojiden ve pratik amaçlardan sıyrıldığında felsefe bilgisine dönüşmüştür.

Bu parçada, felsefi bilginin özelleşmiş bir alanın bilgisine dönüşmesindeki temel etken aşağıdakilerden hangisine dayandırılmıştır?

A) Salt akla dayalı bir etkinlik olmasına
B) Yaşamı kolaylaştırma işlevi taşımasına
C) İnançları pekiştirmesine
D) Teknik alana aktarılabilecek sonuçlar vermesine
E) Diğer bilgi türlerine de yarayacak sonuçlarvermesine


BİLGİNİN TANIMI VE TÜRLERİ :

Bilgi : Özne ile nesne arasında bilme etkinliği ile kurulan bağ sonucu ortaya çıkan ürün.

Felsefe bilgiyi türlere ayırır, bunun için : 1-Nesnesinin ne olduğuna ,
2-Özne-nesne bağının nasıl kurulduğuna bakar.

Bağ
Gündelik Bilgi : Özne-------------------------------Nesne Öznel bilgi türü. Bilimsel olmayan, bilimselliğin hesaba katılmadığı bilgi türü.
insan Kişisel deneyim, günlük Bilinçli ya da sistemli araştırma sonucu elde edilmeyen, yani düzensiz.
sezgi, alışkanlık yaşam Hayatı kolaylaştırıcı-pratik bilgiler, yani gözlemsel (empirik)


Bağ
Dinsel Bilgi : Özne--------------------------------Nesne Doğruluğundan kuşku duyulmayan bilgi türü. Mutlak doğru. Kuşku yok.
insan inanç Tanrı’nın İnsan, doğal imkanları ile bu bilgileri üretemez, onlardan beklenen
(iman) buyrukları doğruluğuna inanmaktır. Bu nedenle dogmatik (eleştiriye kapalı).


Bağ
Teknik Bilgi : Özne-------------------------------Nesne
1 insan gündelik bilgi günlük>>>>>>>>TEKNİK : saban, el testeresi, tırpan, abaküs
ustalık, deneyim yaşam Pratik amaçlı. Bilme, kavrama isteği değil doğal malzemeyi işleme

2 bilim insanı bilimsel bilgi günlük>>>>>>>>TEKNOLOJİ : traktör, motorlu testere, biçerdöver, hesap makinesi
mühendis doğa yasaları yaşam Doğanın bir anlamda yeniden yaratılması.
Teknisyen Doğa yasaları, kaldıraç yasası vinç yapma
yerçekimi yasası uçak yapma
örneğin, hesap makinesi için mantık, matematik, mekanik, elektronik bilgisi gerekir.
Bağ
Sanat Bilgisi : Özne--------------------------------Nesne Sanatçı ve seyirciye göre değişen coşku-duyguya dayalı öznel bilgi türü.
coşku-duygu Sanat tek olanın, tek tek güzel olanın, eşi benzeri olmayanın bilgisini gerektirir
sanatsal algılama Nesnelerin insana sevinç ve mutluluk sağlayacak biçimde düzenlenmesi. Haz (hoşlanma) ve zevk (beğeni) söz konusu. Sanat sözcüğü belli türde
sanatları (resim, musiki, mimari, tiyatro, şiir…) işaret eder.

1 sanatçı doğa, insan, topluma ait güzel olan
2 seyirci sanat eseri


Bilimsel Bilgi : İnsanların bilimle ilgilenme nedenleri

1- Yaşamı rahat ve güvenilir kılma : kuşaktan kuşağa aktarılan beceri ve yaşantılar, ihtiyaçları karşılama, pratik neden TEKNİK GELENEK
2- Dünyayı anlama : bilme, öğrenme, araştırma isteği, merak, insanlığın duygu, düşünce ve inançları, teorik neden KÜLTÜREL GELENEK

Bilimsel bilgi ve bilimlerin sınıflandırılması ( ölçütler : konu ve yöntem)

Bilimler Konu Yöntem

1-Formel Bilimler İdeal var olanlar Tümdengelim (Dedüksiyon)
(İdeal Bilimler)
ör.: Mantık Duyu organlarımızla algılayamadığımız Tümel olandan tekil olanın çıkarılması.
(önerme, çıkarım) gerçek var olanlardan farklı var olanlar. Belli Varılan sonucun zorunlu ve kesin olarak
Matematik bir yerde, zamanda bulunmayan; üzerinde geçerli olduğu mantıksal işlem.
(sayı, şekil) deney, deneme, ölçüm yapamadığımız
var olanlar. ör.:
Bütün insanlar ölümlüdür
İDEAL: örneğin, matematik için doğada üçgen yok, üçgensel nesne var. Sokrates insandır
FORMEL: örneğin, mantık için önermelerin gerçeklikteki olaylarla uyumu değil, --------------------------------------
aralarındaki mantıksal bağlantı önemli. O halde Sokrates ölümlüdür



2- Doğa Bilimleri Doğa olayları ve olguları Tümevarım (Endüksiyon)
(Deneysel Bilimler,
Pozitif Bilimler)
ör.: Fizik Olaylar-olgular arası ilişkiler, benzerlikler Tekil olandan tümel olana varma.
Kimya ardı art ardalıklar yeteri kadar gözlem ve Sınırlı sayıda gözleme dayalı genelleyici
Biyoloji deneyle genelleme olarak dile getirilir. çıkarım türü.
Genetik Doğa bilimlerinin tümevarım yönteminde
Botanik kesinlik, zorunluluk yerine yüksek ölçüde ör.:
Zooloji olasılık, doğruluk derecesinin artması söz A Afrikalıdır ve zencidir
Astronomi konusu.Doğruluk derecesi arttıkça B Afrikalıdır ve zencidir
Jeoloji güvenilirlik artar. C Afrikalıdır ve zencidir
. …………. .. ……….
K Afrikalıdır ve zencidir
-----------------------------------------
O halde bütün Afrikalılar zencidir.




3- İnsan Bilimleri İnsan Anlama

ör.: Tarih İnsanın kültür dünyası İnsana ilişkin olaylar bir defalık, tekrarlanamayan
Sosyoloji İnsanın amaçlı eylemleri türde olduğu için bilim insanı çağın siyasal,
Psikoloji İnsan bilimlerinde nedensel açıklama ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik koşullarını
Coğrafya yetersiz olacağından, amacı anlamak dikkate almalı ve kendisini olayın içinde,
Antropoloji söz konusu. kişilerin yerinde düşünerek anlamaya çalışmalı
Ekonomi
Hukuk
Dilbilim
Arkeoloji
Tıp


Felsefe Bilgisi : Felsefi bilgi= Episteme. Bunu felsefeye Sokrates (469-399) getirir. Episteme kavramı, doksa kavramının karşısındadır. Doksa, kanı-kanaat, görüş veya duyular yoluyla elde edilen bilgidir. Bu nedenle yanıltıcıdır. Episteme ise akıl ve düşünme ile elde edilen bilgidir. Felsefi bilgiye ulaşmada en önemli yol eğitimdir. Eğitim ile aydınlanmış kişi her şeyin ne olduğunu sorar. Yani Nedir?, Anlamı nedir? Sorularını sorar. Örneğin: Doğru nedir? Güzel nedir? Özgürlük nedir? Bilgi nedir? Toplum nedir? sorularına bütünlük taşıyan, tutarlı yanıtlar verir. İnsana ait olanaklar insanın kendisindedir. Dolayısıyla kendini tanımak, kendini bilmek hepsinden önemli olarak felsefi bilginin özünü oluşturur.

FELSEFİ BİLGİNİN ÖZELLİKLERİ :

1- Ayrımlar yapması >>> türlere ayırabilme, ör.: doğru-yanlış, değerli-değersiz, varlık-varolan, iyi-kötü, gerçek-gerçeklik, bilen-bilinen,
akıl-sağduyu, madde-tin, bilgi-inanç,doğru-doğrukuk, anlaşılabilir-duyulabilir
Sokrates, bu özelliği şöyle ifade ediyor : “..aynı türden olanı başka başka, başka olanı da aynı türden görmeme.”

2- Varlığı bütün olarak kavrama>>> birleştirici, bütünleştirici. Bilimler gibi varlığı belli bir yönüyle değil, her yönüyle ele alma. Felsefe
bir anlamda bilimlerin var olanlar hakkındaki bilgisi üzerine bilgidir. Bu durumda Nermi UYGUR’un
deyimiyle, “Filozof bilginler arasında bir bilgindir.” Filozoflar, bilhassa ilk filozoflar doğaya,
varlığa derinlemesine bakabilen insanlardır. Bu nedenle Thales ilk filozof.
Sokrates, bu özelliği şöyle ifade ediyor : “Varsayımları aşa aşa asıl olana varma…bütünü, bütünlüğü görebilme.”

3- Sorgulayıcı-eleştirici>>> filozof varlıktaki ve çevresindeki problemleri görür. Çeşitli bilgi, görüş, inanç ve alışkanlıkları eleştirir.

4-Yöntemli olma>>> sistemli, tutarlı, akla uygun olma (rasyonel). Felsefi bilgi gelişigüzel, bölük-pörçük bilgiler yığını değildir. Ciddi,
sağlam araştırmaya dayalıdır. Filozoflar, sistemlerini bir ana ilke ile açıklamaya çalışır. Örneğin, Platon, bilgi,
varlık, ahlak alanlarını idea kavramı ile temellendirir. Bu tutarlı olmanın işareti. Tabii ki, doğru (güvenilir) bilgi
ortaya koymanın da yoludur.
Platon, bu özelliği şöyle ifade ediyor : “Felsefe doğruya varmak, var olanı bilmek için düşüncenin yöntemli çalışmasıdır.”

5-Yaratıcılık gerektirir>>> kavramsal düşünmeye dayalı yaratıcılık söz konusu. Filozoflar yeni sonuçlara, sentezlere ulaşırlar. Fakat
bu, özgün ve kendine dönük düşünme biçimindedir. Felsefi bilgide, bilimler gibi doğrulama değil,
temellendirme geçerlidir. Yani felsefi önermeler deyim yerindeyse doğrulanabilir türden değil, gerekçeleri
ortaya konabilir türdendir. Bu, felsefenin güvenilir bilgi ortaya koyabileceğinin göstergesidir.
Filozoflar kavram dostudur. Örneğin : Platon-idea; Hegel-idea/Geist/diyalektik; Marks-madde/diyalektik;
Heidegger-hiç; Gazali-gönül; Descartes-düalizm; Bergson-sezgi; Kant-eleştiri/kategori/görü

6- Yığılma-Süreksizlik>>> Felsefi bilgide bilimlerdeki gibi ilerleme, birikim yok. Bilimsel kuramlar hariç, çeşitli bilimsel sav ve
hipotezler aynı dönemde veya sonrakiler tarafından yanlışlanabilir. Tersine olarak bilimsel görüşler
gelecekte yeni görüşlerin temelinde yer alabilir. Oysa felsefede böyle bir süreklilik yok. Etkilenme var.
Ama üstüne yeni ekleme yok.
Bilimden örnek: Galileo Galilei Cisimlerin serbest düşme yasası
İsaac Newton Evrensel yerçekimi yasası İlerleme, birikim

Felsefeden örnek: Immanuel Kant diyor ki; “Hume beni dogmatik uykumdan uyandırdı.” Yığılma, etkilenme


FELSEFENİN ANA KONULARI :

Varlık>>>> Varlık Felsefesi (Ontoloji, Metafizik) : Varlık nedir? Varlığın ilkeleri nelerdir? Varlık var mıdır? sorularını yanıtlama.

Bilgi>>>>> Bilgi Felsefesi (Epistemoloji, Bilgi Kuramı) : Bilgi nedir? Doğru bilgi olanaklı mı? Bilginin kaynağı, doğru bilginin ölçütü
nedir? sorularını yanıtlama.

Değer>>>> Değer Felsefesi (Ahlak Felsefesi, Etik, Aksiyoloji) : Değer nedir? İnsan eylemlerini doğru değerlendirmenin ölçütleri
nelerdir? sorularını yanıtlama.

Açıklama : Güzel kavramının iyi ile ilişkisi çerçevesinde Estetik de Değer Felsefesi içinde ele alınabilir.

Bunlar dışında felsefenin diğer konu ve alanları şunlardır : Bilim felsefesi, sanat felsefesi, dil felsefesi, siyaset felsefesi, devlet felsefesi, toplum felsefesi, tarih felsefesi, hukuk felsefesi, din felsefesi, yaşam felsefesi, insan felsefesi, biyoloji felsefesi, fizik felsefesi, mantık felsefesi…


ÖSS HAZIRLIĞI



1. Başkalarının dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen bilginlerle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort etmeyi bilmeyen müzikçilerle, adaletten söz etmeyi öğrenip adaletli davranmayanlarla alay edermiş Kral Dionysius.

Bu parçada Kral Dionysius’un alay ettiği belirtilen kişilerin ortak özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Bilgilerinin yetersizliği
B) Olaylara farklı açılardan bakmamaları
C) Bildiklerini yaşama uyarlamamaları
D) Öznel olmaları
E) Olduklarından farklı görünmeleri



2. Masal bu ya, yoksul bir köylü kızı padişahın oğluyla
evlenir. Evlendikleri gün, eşi sarayın kırk odası olduğunu söyler. Odaların anahtarlarını ona vererek “Otuz dokuz odayı aç; ama kırkıncı odayı açma.” der. Yeni gelin hemen ertesi gün, izin verilen odaların kapılarını açıp bakar; kiminde para, kiminde mücevher, kiminde yiyecekler vardır. Yani, bildik şeyler… Dayanamaz kırkıncı odayı da açar. Filozoflar da bu gelin gibidir, tüm kapıları açmak isterler.

Parçadaki benzetmeye göre, filozofu kapıları açmaya iten aşağıdakilerden hangisi olamaz?

A) Merak etme
B) Bilinenle yetinmeme
C) Sınırları zorlama
D) Sorunları çözme
E) Yeni öğrenmelere istekli olma



3. Arabamın motoru çalışmıyor. Tamirciye gösterip
“Karbüratörde ne var?” diye sorduğumda, “Hiç.” diyor. Bunun bir önerme olduğunu kabul edersek, bu önerme doğru olabilir mi? Elbette doğru olabilir. Ama bir önerme doğruysa gerçekliğin de onun söylediği gibi olması gerekir. Doğruluğun tanımı bu. Öyleyse karbüratörde bir hiç olması gerekir.

Bu parçaya göre, doğru önermede bulunması gereken özellik aşağıdakilerden hangisidir?

A) İfadesinin kısa ve basit olması
B) Yanlış yoruma kapalı olması
C) Akla uygun olması
D) Gerçeğe uygun olması
E) Duruma göre değişebilmesi













4. Doğa bilimlerinin kullandığı yöntemlerden biri de tümevarımdır. Bu yöntemle, belirli gözlemlerden yola çıkarak, gözlenmemiş olanları da içine alan genellemelerde bulunulur. Bu akıl yürütme biçiminin güvenilmez olduğunu iddia edenler, pazardan elma alan bir kişinin tavrını örnek verirler. Bu kişi tezgâhtaki elmalardan birkaçını inceledikten sonra diğerlerinin de inceledikleri gibi olması gerektiğine karar vererek elmaların tümünü satın alır. Elmaların hepsini incelemediği için, eve geldiğinde bu kişinin beklediğine uymayan, biçimsiz, çürük bir elma ile karşılaşma olasılığı her zaman vardır.

Bu parçada aşağıdakilerden hangisi tümevarım yönteminin sakıncalı bir yönü olarak ileri sürülmektedir?

A) Duyulara dayalı bilgi edinme yolu olan
gözlemden yararlanılması
B) Doğanın akışına müdahale edilmeyip,
gözlenecek nesnelerin doğanın kendi akışı
içinde ortaya çıkmasının beklenmesi
C) Bütünün sınırlı sayıdaki elemanıyla ilgili
deneyimlere dayanarak bütün hakkında yargıya
varılması
D) Genellemenin herhangi bir olguya dayanmadan,
akıl ve mantık ilkeleriyle yapılması
E) Doğadaki her olayın bir nedeni olduğu
varsayımının temel alınması



5. Birçok filozof kendinden önce gelenlerin görüşlerinden farklı, kimi zaman onlara zıt bir görüşle ortaya çıkmış; kendinden sonra gelen filozoflar tarafından reddedilme kaderiyle de karşılaşmıştır. Bir bakıma, filozofun, felsefede kendisine kadar olan gelişmeleri ve savları gözden geçirerek yeni bir felsefe sistemine ulaşma çabası içinde olduğu söylenebilir.

Bu parçada aşağıdaki görüşlerden hangisi vurgulanmaktadır?

A) Felsefi görüşler, evreni ve varlığı bir yönüyle
değil bütünüyle açıklamaya çalışır.
B) Her felsefe sistemi onu oluşturan düşünürün
kişiliğini yansıtır.
C) Her felsefe akımı kendi içinde düzenli ve tutarlı
bir bilgi bütünüdür.
D) Felsefede üretilen bilgiler, doğruluğu ya da
yanlışlığı tartışılmaz niteliktedir.
E) Filozoflar, felsefedeki bilgi birikimini
sorgulayarak kendi görüşlerini oluşturmaya
çalışırlar.










6. Filozof, bir temele oturtulmuş ama sonuna kadar geliştirilmemiş bir düşünceden işe başlar ve bu düşünce üzerine çalışmaya devam ederse, bu ışığın ilk kıvılcımlarını borçlu olduğu düşünürün ulaştığı yerden daha ileri gider.

Bu parça aşağıdaki yargılardan hangisini destekler?

A) Filozof, işine önyargısız ve eskimiş
genellemelerden arınarak başlamalıdır.
B) Filozof, felsefi soruşturmaya başlarken,
sorulabilecek tüm soruları öncelikle kendisine
sormalıdır.
C) Filozof, yaşadığı çağın ele alınmamış temel
sorunlarından yola çıkmalıdır.
D) Felsefe etkinliği, filozofların kendi aralarındaki
tartışmalarla gelişir.
E) Filozoflar felsefi düşünce birikiminden beslenir
ve bu birikime katkıda bulunur.

7. Düşünme, doğuştan gelen bazı yatkınlıklara dayalı olmasına karşın, öğrenmeyle gelişen bir etkinliktir. Bu açıdan, büyük düşünürler de dahil, herkes “düşünme öğrencisi” sayılabilir. Düşünmek bir çeşit borçlanmayı da beraberinde getirir. Düşünme sürecinde borcumuzu “yanlış”la öder, karşılığında “doğru”yu alırız. İnsanoğlu yanlış yapmaktan kurtulamayacağına göre, bu süreç asla bitmez. Her seferinde bilginin kristal kalesini yıkar, sonra yeniden daha yükseğini kurmaya başlarız.

Bu parçada, düşünmeyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi vurgulanmaktadır?

A) Kesin bilgiye ulaşmanın en etkili yöntemi olduğu
B) Yapılan hatalardan alınan derslerle sürekli
geliştiği
C) Soyut verilerden yola çıkarak somut sonuçlara
ulaşma çabasından kaynaklandığı
D) Yalnızca özgür ve bağımsız bir ortamda
gelişebileceği
E) Bütün soruların cevaplanabileceği varsayımına
dayandığı

8. Filozof “kavram dostu”dur. Bu, felsefenin yalnızca basit bir kavram derleme, keşfetme sanatı olmadığını söylemek demektir. Çünkü, kavramlar ille de birtakım formlar ya da keşifler değillerdir. Başka bir deyişle felsefe, kavramlar yaratmayı da içeren bir disiplindir. Dost, kendi yaratılarının dostudur. Örneğin; Platon “İdea”, Aristoteles “Töz”, Descartes “Cogito” kavramlarıyla neredeyse birlikte anılırlar. Çünkü felsefelerinin temelini bu kavramlar oluşturur ve bu kavramlar onların tanımlamalarına göre anlam kazanmıştır.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine varılabilir?

A) Kavramlar basit bilgilerdir.
B) Felsefenin temelinde merak vardır.
C) Felsefe gerçeğe ulaşma çabasıdır.
D) Kavramlar yaratıcılarının güçlü izlerini taşır.
E) Düşünme kavramlar arasında ilişki kurmaktır.





9. Düşünmek, herkesin yürüdüğü yollardan başka yollarda yürüme yürekliliği göstermeyi gerektirir. O yollar bireyi dönüp dolaşıp herkesin gittiği yola götürse bile, hazır yolların çok sayıdaki yolcusuyla kendi yolunu kendi açan tek yolcu arasında büyük ayrılıklar vardır.

Bu parçada sözü edilen “yüreklilik” aşağıdaki düşünme biçimlerinden hangisine ortam hazırlar?

A) Bağımsız B) Tutarlı C) Çağrışımlı
D) Eleştirel E) Sistemli


10. Bir felsefe tarihçisine göre,
• Epiküros’un acı yokluğunu en yüksek haz
olarak belirlemesi, onun uzun yıllar damla
hastalığının getirdiği acılarla boğuşmak zorunda kalmasıyla;
• Platon’un demokrasi karşıtı eğilimleri, hocası
Sokrates’in Atina demokrasisi tarafından
ölüme mahkum edilmesi karşısında duyduğu
kızgınlıkla
açıklanabilir.

Felsefe tarihçisinin bu yaklaşımının
temelinde aşağıdaki görüşlerden hangisi
vardır?

A) Düşünür, çevresindeki olayların etkisinden
arındıkça yetkinleşir.
B) Aynı çağda yaşayan düşünürlerin görüşleri
arasında paralellik vardır.
C) Düşünürler ele alacakları konuları, yakın
çevrelerinin yönlendirmesiyle seçerler.
D) Bir düşünürün öğretisini açıklamak için,
yaşadığı çağda egemen olan görüşleri bilmek
gerekir.
E) Bir düşünürün kişisel birikimleri ve yaşantıları
onun düşünce sistemini etkiler.

11. Pythagorasçı okula göre, felsefenin amacı
İnsan ruhunu kurtarmaktır. Mutluluğun insan
ruhunda aranması gerektiğini ileri süren
Pythagorasçılar, ruhun kurtuluşunun ancak
bilgi yoluyla saflaşarak ulaşılacak erdemli bir
yaşayışla mümkün olduğunu savunmuşlardır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi
Pythagorasçı okulun bir özelliğidir?

A) Felsefe alanında, sorulardan çok cevaplara
önem verme
B) Felsefeyi salt bir düşünme eylemi olarak
değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak
görme
C) Akla dayalı çıkarımların yanı sıra duyulara
dayalı bilgiye de değer verme
D) Bilginin doğruluğunu, sağladığı yarara değil,
öğeleri arasındaki tutarlılığa bağlama
E) Varlığın hem düşünceden hem de
maddeden oluştuğunu ileri sürme







12. Felsefi öğretiler, birbirlerinden dikkate değer ölçüde farklıdır. Biri yalın bir örüntüyü değerli bulabilir; diğeri çeşitli, bazen birbirine zıt düşünce sistemlerinden aldığı parçaları toplayan seçmecinin yolunu izlemeyi yeğleyebilir. Fakat görüşleri tamamen zıt olan filozoflar bile, hesabı verilemeyecek bir yaşamın insan için yaşanmaya değmeyeceği konusunda genellikle birleşirler.

Bu parçada aşağıda verilen seçeneklerden hangisi anlatılmaktadır?

A) Filozoflar farklı düşünce yapılarına sahip olsalar da,
eleştirel olmada ortak anlayış sergilerler
B